
İçinden geçtiğimiz bu günler, vicdanımızda insanlık adına kalan ne varsa onu da bizden almak için tüm karanlık güçleri seferber etmekte. Truva’nın entrikalarla düşmesi gibi insanlığın düşmesine seyirci kalmaktayız. Mirasına konmak için yaşlı akrabalarını bin bir eziyetle öldürenlerden tut, gerici ve darbeci iktidar kavgasının kepaze seyrine dek Türkiye’de yaşananlar aslında bir bütün olarak ele aldığımızda evrensel ezginin bize ulaşan sesinden öte bir şey değil. İşte böyle bir sürecin içinde edebiyatın herşeyden uzakta temiz kalmasını düşlemekte oldukça saçmadır, bilakis bu kirlilik önce edebiyatta başlamış, yani bu yaşananların kurgusu önce edebiyatta varolmuştur. Posmodernizim işte bu yeni zamanın seyir defteridir. Ama herşey kısaca açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Bu karmaşayı tartışmak, onun nedenlerini sorgulamaksa sanıyorum devrimci sanatın hala biricik görevidir.
Sosyalizmin insanlık tarihinin gözüne tuttuğu aynanın yansıması insan bilincinden nasıl silindi? Neden artık gözlerimizi kamaştırmıyor ışıltılı aydınlığı geleceğin? İşte bir yığın zor ama can alıcı soru... Marksizm’in devrimler çağını fitillemesiyle geride kalan yüzyıl aslında sosyalizm düşüncesini de tahrip ederek geride kaldı. Peki nasıl oldu bu. Bizzat ekim devriminin gelişim seyrinden hareketle devrim sonrası dönemin özelinde Stalinizm olarak adlandıracağımız bu sürecin artıları ve eksileriyle yeterince tartışılmamasının yarattığı bir tahribattır. Hele Türkiye gibi az gelişmişlik sürecinin ultra-milliyetci ve fundamentalist islami sendromlarla desteklendiği ülkelerde sol gelenekçi bir kulvarda kahramanlarının izinde yürümeyi devrimci olmakla eş saymıştır. (Türk solunda Kemalizm hastalığı köken itibarıyla bu duruma dayanır.) Stalinizm’in sosyalizm adına dünya sol hareketine ihraç ettiği ulusal devletçi kapitalizm modeli en son aşamada artık kendini aldatamayıp yıkılmak zorunda kaldığında, bu tüm karşı devrimci cephelerin sokaktaki adama bile ezberlettikleri bir özgürlük propagandası olarak bilincimize işlendi. Berlin duvarının yıkılmasıyla başlayan süreç her ülkenin özgün koşullarında gelişerek bu güne geldi. 1917 devriminde isyan ateşini tutuşturan kitlelerin özgürlük rüyaları olmuştu ama sosyalizm adına yaşanan yılların ulusalcı devlet kapitalizminin ötesine geçememesi ve yaratılan büyük yasaklar şehri bilincimize bu karanlık ağları, bu umutsuz ağları da örerek geride kaldı. Elbette ki tüm bunların yaşanması maddenin doğasının bir parçası yani hayatın öğreticiliğinin bir kez daha ispatıydı. Dönemin edebiyatı da bu ulusalcı devlet kapitalizminin beslenmesini sağlamaktan öteye gidemedi, buna karşı çıkan edebiyatçıların sonu ise postmodernizm oldu. Böylesine varoluşçu bir iyi niyetin, böylesi bir sona ulaşmasının nedeni ise kitlelerin devrimci rüyalarından koparılması olmuştur. Yani daha düz söylersek sınıf çelişkileridir.
O halde biz devrimci şairler bu rüyaları görebilmeli ve Sosyalizm olmadan özgürlüğün ayrıcalık ve adaletsizlik olduğuna, özgürlük olmadan Sosyalizmin ise kölelik ve vahşilik olduğuna daha çok inanmalıyız.
Temel Kurt
Sosyalizmin insanlık tarihinin gözüne tuttuğu aynanın yansıması insan bilincinden nasıl silindi? Neden artık gözlerimizi kamaştırmıyor ışıltılı aydınlığı geleceğin? İşte bir yığın zor ama can alıcı soru... Marksizm’in devrimler çağını fitillemesiyle geride kalan yüzyıl aslında sosyalizm düşüncesini de tahrip ederek geride kaldı. Peki nasıl oldu bu. Bizzat ekim devriminin gelişim seyrinden hareketle devrim sonrası dönemin özelinde Stalinizm olarak adlandıracağımız bu sürecin artıları ve eksileriyle yeterince tartışılmamasının yarattığı bir tahribattır. Hele Türkiye gibi az gelişmişlik sürecinin ultra-milliyetci ve fundamentalist islami sendromlarla desteklendiği ülkelerde sol gelenekçi bir kulvarda kahramanlarının izinde yürümeyi devrimci olmakla eş saymıştır. (Türk solunda Kemalizm hastalığı köken itibarıyla bu duruma dayanır.) Stalinizm’in sosyalizm adına dünya sol hareketine ihraç ettiği ulusal devletçi kapitalizm modeli en son aşamada artık kendini aldatamayıp yıkılmak zorunda kaldığında, bu tüm karşı devrimci cephelerin sokaktaki adama bile ezberlettikleri bir özgürlük propagandası olarak bilincimize işlendi. Berlin duvarının yıkılmasıyla başlayan süreç her ülkenin özgün koşullarında gelişerek bu güne geldi. 1917 devriminde isyan ateşini tutuşturan kitlelerin özgürlük rüyaları olmuştu ama sosyalizm adına yaşanan yılların ulusalcı devlet kapitalizminin ötesine geçememesi ve yaratılan büyük yasaklar şehri bilincimize bu karanlık ağları, bu umutsuz ağları da örerek geride kaldı. Elbette ki tüm bunların yaşanması maddenin doğasının bir parçası yani hayatın öğreticiliğinin bir kez daha ispatıydı. Dönemin edebiyatı da bu ulusalcı devlet kapitalizminin beslenmesini sağlamaktan öteye gidemedi, buna karşı çıkan edebiyatçıların sonu ise postmodernizm oldu. Böylesine varoluşçu bir iyi niyetin, böylesi bir sona ulaşmasının nedeni ise kitlelerin devrimci rüyalarından koparılması olmuştur. Yani daha düz söylersek sınıf çelişkileridir.
O halde biz devrimci şairler bu rüyaları görebilmeli ve Sosyalizm olmadan özgürlüğün ayrıcalık ve adaletsizlik olduğuna, özgürlük olmadan Sosyalizmin ise kölelik ve vahşilik olduğuna daha çok inanmalıyız.
Temel Kurt