2 Mayıs 2015

GÖKKUŞAĞI

Gökyüzü turuncudan kızıla insanın hiç tanık olmadığı kadar güzeldi. Çatalkuyruk kırlangıçlar bu anın tadını doyasıya çıkarıyor, maviliklerde keyiflerince uçuşuyorlardı. Martılardan bazıları da onlara katılmıştı. Boğazın iki yakasını birbirine bağlayan bu eski köprünün üzerinde Cavbella’yla elma çayı içmekteydim ama onun gözlerinin o tatlı karalığı etrafımızı kuşatan bu manzaradan bile daha güzeldi. Elma çayını kristal bardaktan içmek öyle hoştu ki, usulca ona yaklaştım ve tuz kristalini andıran dudaklarından bir buse kopardım, içimde şarabi bir düş ışıldadı o an “Seni seviyorum Cavbella” dedim fısıltıyla. Kalktık bu muhteşem boğaz manzarasını arkamızda bırakıp akşam yemeğini Atina da yemek için jet-taksiye doğru yürümeye başladık.

Güneş ışınlarının parçalanıp tersten bir denklemle enerjiye çevrildiği, ışığın gücüyle çalışan bir ulaşım aracı idi jet-taksi, onunla bulutların arasında kuşlar gibi yolculuk etmek anlatılmaz bir güzellikti. Pamuksu bulut kümelerinin içinden geçerken en çok sevdiğim şey Cavbella’yla soluksuz öpüşmekti. Onu öperken Cavbella bana sarılıp “Uyumak istiyorum, hadi eve gidelim sevgilim, bugün sadece uyumak istiyorum” dedi ansızın. Atina’ya gitmekten vazgeçtik, onu eve götürdüm. Evde Şarlo`yu seyredip güldük. Bir an yüzyıllar önce yaşamış bu adamı düşündük; inanılmayacak kadar komikti, iyi ki bize bu filmleri bırakmıştı. Soyunduk ve istiridyenin içinde yıllarca ışığı özlemiş bir inci gibi tüm yüreğimizle o büyük ve rahat yatakta çılgınca seviştik. Bir yumurtanın içindeki ak ve sarı gibi birbirimize karışmıştık. Sustuk. Dışarıda esen rüzgâr bahçedeki ıtır çiçeklerinin kokusunu tül perdenin gözeneklerinden geçirerek odaya dolduruyordu. Maviye boyalı duvarlarsa denizin henüz varılmamış kıyılarını anımsatıyordu. O an Cavbella göğsümün çukurunda uyuyuncaya kadar yüzünün bereketli ovalarında akan bir ırmak gibi çocuklaşmıştım.
Televizyon kapalı olduğunda takvim oluyordu. Takvime baktım 2098 yılı, nisan ayı, günlerden salı. Çalıştığım fabrikaya gitmek için usulca kalktım, o hâlâ uyuyordu. Yüzüne eğilip serçe parmağımla mavi yazmak geçti aklımdan ama uykusuna kıyamadım. Üzerimi giyinip ağaçlı yolda yürümeye başladım. Eskiden tekerlekli otomobillerin ve benim çok sevdiğim trenlerin geçtiği bu yollar şimdi çeşit çeşit ağaçlarla kaplı çok güzel yürüyüş yollarıydı. Benim çalıştığım fabrikaya giden yol çınar ağaçlarıyla doluydu. Yürürken çınar yapraklarına basıyordum, bu çok hoşuma gidiyordu. Fabrikada dört saat çalışıyordum. Çalıştığım fabrika eski bir silah fabrikasıydı, şimdi ise burada dünyadaki diğer canlılara gıda üretimi yapılıyordu. Doğal dengeyi korumak için ek gıda üretimi yapıyorduk, işim çok rahat ve severek yaptığım bir işti, zaman çabucak geçiyordu... İşten arta kalan zamanlarımın bir bölümünü spora ayırıyordum. Buz pateni bizim en çok sevdiğimiz spordu. Özellikle Cavbella’yla birlikte el ele kaymak, o dengeyi yakalamak ve o an yalnızca birbirimize güvenmek çok hoştu, ikimiz de dünya kupasına katılmış ama başarılı olamamıştık. Aslında illa da kazanmak duygusu da pek yoktu spor yapanlarda, yalnızca sevdikleri sporları yapıyorlardı.

Ağaçlı yolda yürürken birdenbire yağmur yağmaya başladı. Tane tane, usul usul yüzüme çarpan yağmurun ferahlığı gökyüzünün serinliğiyle kaplıyordu ruhumu. Sonra yağmur dinince gökkuşağı rengârenk bir yol gibi belirdi bulutların arasında.
Işığın bütün renkleri açığa çıktı, bu anı doyasıya seyrettim. Yerdeki su birikintilerinde güneş çılgınca ışıldıyor, yüzüm o an tıpkı ay çiçeklerine benziyordu. Gökkuşağı içimde özgürlüğün bayrağı gibi dalgalandıkça, ben onu seyre doyamıyordum. Çünkü gökkuşağı şu an dünyamızın yönetildiği paylaşımcı sistemin adıydı, bayrağı da yedi renkten oluşuyordu. Atalarımız bu sistemi kurmak için çok mücadele vermişlerdi. 1 Mayıs 2061 tarihinde büyük bir nükleer savaşın sonrasında, yoğun tartışma ve kavgalar sonrası kurulmuş, yaşatılması da kurulması kadar zor olmuştu. Ama yaşatılmış ve bugün artık bütün acılar geçmişte kalmıştı. Dünyada herkesin bildiği bir dil konuşuluyor, dünya kaynakları ihtiyaca göre kullanılıyor, tüm canlılar korunuyor, insan nüfusu kaynaklara göre artıyordu. Işık enerjisi üretimi çok basit olduğu için enerji paylaşımı sorun olmaktan çıkmıştı. Devletler ortadan kalkmış, ülkeler arasındaki sınırlar kaybolmuştu. Kültürel çeşitlilik çok gelişkindi. Artık dünyanın bütün halkları, türküleri kadar hürdü. İnsan için hiç bir ayrım söz konusu değildi. Dinler artık milatlarını tamamlamış, insan aklına teslim olmuştu. Bir mayıs ile yedi mayıs bütün dünyada özgürlük kutlamaları ile geçiyordu…

O sıra telefonum çaldı, arayan Cavbella’ydı. Nerede olduğumu sordu. Ben de ona neler kaçırdığını anlattım. Ses tonum gökkuşağı kırmızısıydı...



Geceyi sarsıntılarla bölen uğultuyla uyandığımda tüm bunların bir rüya olduğunu anlamam pek zor olmadı. İnsanlar yıkılan binalardan don gömlek kendilerini dışarıya atıyor, gecenin ayazında küme küme yakılmış ateşlerin başında korkulu gözleriyle analar çocuklarını bir tavuğun yavrularını sayması gibi sayıyordu. Her bir eksik, candan kopan bir feryadın çağrısı gibi gecenin sessizliğini hançerliyordu.


t.kurt

4 yorum:

hayat türküsü dedi ki...

veee....gökten üç elma düştü

Maryjade dedi ki...

ve gerçeklerdir bizi kendimize getiren..

maviye iz süren dedi ki...

gelecekten şimdiye dönüş..
hürlük şarkılarının söylendiği zamanlara erişiriz belki..

SESSİZ PRENSES dedi ki...

hokussss pokussss :):):)

Yeni adresim

ara ara aşağıdaki adresimde yazacağım https://atesinsesi.wordpress.com/ /