dostluk





günler öyle griydi ki; çokça zaman o günü yaşamadan akşam ediyor, sonra tekrar kayayı yukarıya iten Sisifos'un çilesi başlıyordu.sonra tekrar. ve ben şiir yazıyordum, şair diyorlardı bana. bir çocuğun yaptığı kağıttan kuşu yazdığım  şiirlerde uçurabilir, eğer sözcüklerin simyasında iyice ustalaşmışsam ona can bile verebilirdim. bu griliklerin içindeyse yazdığım şiirlerdeki bütün kuşları öldürüyordum. Türkiye'de yaşayan bir türktüm. niçin böyle söylüyorum, çok mu önemi var bu ayrıntıların, afedersiniz Kürt olsam, Ermeni olsam, Rum olsam, Kızıbaş olsam Türkiye'de daha mı az yaşamış olurdum. galiba benim yaşadığım ülkede hiç kimse asla daha çok yaşayamamaktaydı. sosyalistim ama yemeği sağ elimle yiyordum, kuyruğum da yoktu, fakat öldükten sonra kesin cehenneme gideceğime inananlar çoktu, çünkü şarap içmeyi çok seviyordum ve bu da kimi kitaplarda lanetlenmişti. yaşım kırka gelmiş, işim bitmişti. yani ömrümün kırk odalı sarayında otuz dokuz odaya girmiş çıkmış da o kayıp kırkıncı odayı henüz bulamamış,bir türlü kırklara karışamamıştım. hep mavi kadınları sevdim ben, sevdim ya onlar beni pek sevmedilerdi herhal, çünkü şu an yalnızım, güneş gibi mi, ay gibi mi benim yalnızlığım orası karışık iş.benim memleketimin işçileri, köylüleri başka memleketlerin eşeklerine çok benziyor. bu dünyanın yükünü taşımaktan başka bir işleri yok. bende işçilik yaparak yaşamaya çalışıyorum. yani aynaların ötesinde şair,bu yanda işçiyim. vesselam günlerim çok gri ve içimde hep o uğultuyu duyuyorum. nasıl kurtulacağımı ise bilmiyorum bu durumdan; keşke Yunus'un dizelerindeki o dostu(bana seni gerek seni), keşke Şemsi, keşke devrimin o ilk gün güzelliğini, keşke ölümün vadeden huzurunu duyumsasam içimde...

bu griliklerin içinde debelenip dururken o kalabalık çarşıda gene ona rastladım,sevindim niyeyse, anlık bir sevinç kanımda kaynadı, bu akşam içelim mi, dertleşiriz hem,seni özlemişim dostum, dedim, olur dedi. geldi.gene ORAYA gittik. o denizin kıyısına, gene gün batımına rastgelmiştik. gündüzün geceye açılan kapısına yani.tunç gökyüzünde akşamcı martılar uçuşuyordu. asırlık çınarların iri gövdelerinin sıra sıra dizildiği yolun panoraması ikimize de uzak bir ülkeyi çağrıştırıyordu. gülerek, isviçre'de miyiz, dedim. o da güldü. açık havaya sıra sıra dizilmiş masalardan birine oturur oturmaz sigara yaktı,peşinden bende yaktım. yazlık ceketimin cebinde çakmak aranırken bir ara mızıkamın çelik soğukluğuna değdi elim, ama keyfim yoktu,elleşmedim.nihayet buz gibi biralarımız da geldi. sağlığımıza içtik ilk yudumu.ortalık iyice kızıllaşmış, güneş karşı kıyıda kırmızı bir elma gibi görünür olmuştu. gülerek baksana şuraya; bu da bizden galiba, dedim. o da güldü.konuşmaya gelmiştik ya pek konuşmuyorduk. en son hangi kitabı okudun, dedim. pavese'yi okuduğunu söyledi.ben de ona peri gazozu'nu sende içmelisin, dedim. güldük gene. sigarası sönmeden bir tane daha yaktı.bende ona uydum. ikinci sigarada ağzımdaki o nikotin kokusunu bende hissettim ve azaltamadık gitti şu mereti de, dedim. releri uzatarak;boş verrr içelim,dedi, güneş ufukta batıyordu yavaşça.biranın köpüğündeki o kaymağımsı tat ağzımı buruşturmuştu ama keyifli bir histi bu.biliyor musun bütün kadınlar aynı, dedi, suskun yüzüme mütavazi bir sevinç kırbaç vurmuş gibi bakarak dinliyordum söylediklerini. bir an donuk donuk baktı gözümün içine, sigarasından derin bir fırt çekti, yüzüne yayılan o ütüsüz gülümsemeyle onlarsız da olmuyor ama, diye ekledi. bende hafifçe başımı salladım, gene içtik. bu kez kadınların şerefine içmiştik. sanki kırk yıldır görüşmemişiz gibi, iyisin değil mi, dedi. iyim iyim, dedim. bende ona sordum, o da iyim dedi. ikimizde birbirimize yalan söylediğimizi biliyorduk.

ortalık yavaştan kararmıştı. parkın itleri etrafımızda dolanıyor, masalardan alabilecekleri bir kaç lokma ekmek için alık alık insanlara bakıyorlardı. insanlarda bazen bu itlere benziyor, dedi dostum. evet dedim ekmeği için her şeye katlanıyorlar.dostum itlere sövdü,bense garsona bira getirmesini işaret ettim. yeni gelen şişeler buz gibiydi. şimdiden sigarayı yarılamıştık. bana iyice yaklaşıp, söylesene dedi, bugünlerde de şiir yazabiliyor musun? beklemediğim bir yerden sormuştu gene,neden acaba bizde maçlardan, kadınlardan, lotodan totodan konuşamıyorduk ki?  bir an sustum, anlık bi suskunluktu bu. anladım ki onun acıları da benimkilerden,doğrusu içimden bayağı sevindim de, çünkü sanki sesimin yankısını duymuş gibi varlığımın yankısını duymuş,işte bu yankıya sevinmiştim. yazmasam çıldırırdım, dedim. gözümün içine bakarak nazım şiirlerindeki dünyaya içelim o zaman, dedi. lıkır lıkır iyi içtik bu kez. serin bir akşam yeli o masadan o masaya dolaşıyor, karanlıkta tek tük yıldızların ışıdığı başımızı kaldırınca görülüyordu. bir ara yüzüme uzun uzun bakıp,sahi o mavi kızdan hiç haber alıyor musun? dedi. bir an sanki anlamamazlıktan gelerek, hangisinden? dedim. yüzüne gene bi gülümseme yayıldı, siktir ettt,içelim, dedi.peşinden bu gece ay yok, padişahlık geri mi geliyor ne, ne çok faşo var şu memlekette,yobazın da bini bi para,bilirim ben de bazı kadınların mavi olduğunu,eşşek değiliz ya,neyse boş ver sen gene de şiir yaz, hem kim kaldı ki zaten şiir yazan, sus sus sen hala o mavi kızı seviyorsun galiba,siktir et, belki de en iyisi hala birini sevebilmek, bilmiyorum, falan filan daha bir sürü şey... dedi.ben çoğunluk dinledim onu,oysa içimde suskun bir terazi kurmuş, yitirdiğim duygularımı tartmakla uğraşıyor,o mavi duygularımın nerelere savrulduğunu düşünüyordum.gece epey ilerlemiş,çok da içmiştik.tepemizde irili ufaklı yıldızlar ışıyor, dalgaların sesleri ip gibi kıvrıla kıvrıla içimizde incecik akan bir dereye benziyordu

birisinin olması,onunla içmek güzeldi.

tk

Yorumlar

maviye iz süren dedi ki…
Her zaman güneşe beraber gülümsemeniz dileğiyle. .

Bu blogdaki popüler yayınlar

geçmiş zaman hikayeleri

BARBAR