15 Ocak 2009

ELDİVENCİ NUSRETTİN

Kıvrak ve akışkan gövdesi ile evrimleşmiş yüzlerce metre uzunlukta devasa bir sümüklü böceği andırıyordu cadde. Yapışkan vantuzlu onlarca kolunu ara sokaklardaki ücra köşeleri bir esir kampının devriye polisleri gibi keşife çıkaran sel; parkeli zemin üzerinde ağırca, dalga dalga sanki her taneciği sıkışmış yayların ucuna mıhlanmış ta bir anda şehrin tepeler ve caddeler üzerine kurulu ev veya apartman dairelerine fırlayarak dağılacakmış gibi, denizden gelerek parlak ışıklı, rengârenk vitrinli dükkânların camlarından geri yansıyan ve martıları bir kıtadan bir diğerine taşıyan lodosu bağrında hissederek akıyordu.

Her bir özdeş damla güçlü pazularında metal halkalar ve boğazlarını çevreleyen boncuklu tahta kolyeleri olan binlerce savaşçının kanı ile yıkanarak verimlileşen ovalardaki bir mısır tarlası korkuluğu kadar ruhluydu. Vahşi savaşların ardından yıkılmış bir antik çağ medeniyetinin enkazlarında mezarında hayata geri dönmeyi bekleyen unutulmuş bir mumya kralın kâbuslarının müşterek parçaları olarak her saniyede varoluşunun milyonuncu doğumgününü kutluyordu sinema salonları, yiyecek dükkânları, müzikli eğlence yerleri ve geniş alışveriş mağazaları.

Orta sınıfın iş çıkışı gevezelik ettikleri “pub” larda anlatılan, dâhi bir tavuğun bile idrak edemeyeceği üst düzey zekâlarının ürünü fıkraları andıran ekonomik krizin ülkeyi vurmasının ardından üretimini azaltmak zorunda kalan fabrikadan çıkarılmıştı işçi Nusrettin. Açlığın verdiği itici güç ile elliye dem vurmuş yaşına rağmen büyük şirketlerin genel müdürlerinin çalışanlarına aşılamak istediği türden büyük bir istemlilikle atılım yaptığı sokak tezgâhında korsan müzik CD’si satışı işinde zabıta tarafından yakalanıp üç ay hapis cezası çekmişti. Havuzlu bir suitten çok kulübeyi andıran evinde hâlâ sakladığı, ağanın tarlasında öküzlere tırpanı çektirdikten sonra dolaşmaya çıktığı ormanlardan hatıra kalan bir çam kozalağının kokusu burnunun ucunu sızlatırken, köyün âmâ saz ustasının onun için nasırlı elleri ile mandalina ağacından oyduğu sazının tellerine dokunarak eski günlerde olduğu gibi kankardaşı çoban Mustafa’nın kafasındaki yanık sesi eşliğinde türkü okurken bu sefer de İstiklâl Caddesinin girişinde demirlenmiş Beyoğlu polisinin sazına ve mendilindeki paralara el koymasını dolu dolu gözlerle izlemişti.

Ahlaksal değerleri belirleyen egemenlerin işsizliğe ve fakirliğe çözüm bulamamasına rağmen büyük hırsızlığı matah, yoksulluğu ağır ceza öngören yasalarının güçlü baskısının altında, hammaddesi ve işgücü bu ülkeye ait olup da yabancı şirketler tarafından üretilip ve yine bu ülkeye pazarlanan malları taşıyan iştahı kabarık bir yük kamyonunun tekerlekleri altında kalan bir limon gibi eziliverdi dolu gözleri görmediği için Nusrettin. Derecesi artan açlığının bilincini zayıflatması ve zihninin ona oyunlar oynaması sonucu kendini köyünde sandığı bir yanılgı ile aslında bakımsız bir varoş mezarlığında taşı olmayan, içinden daha yeni çürümekte bir insan eli fırlamış toprak yığınının başında ölü babasına seslenirken güçlü beyaz bir ışığın kapanan göz kapaklarına ulaşmasından sonra tek hatırladığı, seli ile organik bir bağ kurmuş İstiklâl Caddesinde ilk başta rağbet görmeyen fakat kısa bir süre sonra inanılmaz bir müşteri akınına uğrayan eldivenci tezgâhının başındaki satıcı ile aynı kişi olduğuydu.

İlk satışının borsa ve ekonomi tahminleri yürüten soğukkanlı, pişkin gazete köşe yazarlarının bile tahmin edemeyeceği büyük başarısının ardından, meydanın bir köşesinde sıra sıra dizilmiş buğulu dönerci dükkânlarının birinde midesinin müthiş sızısını dindirmek üzere kendine bir ekmek arası ziyafet çekerken; dayak ve imkânsızlıklarla yetiştirilmiş kendi sınıfının aksine anne ve babaları tarafından şaşalı bir barok tablonun hatlarına benzeyen mutluluk ideallerine uygun pohpohlanarak orta sınıf ve burjuva gençliğinin eldivenlerini tezgâhından el yakıcı fiyatlarla kapışmasını izliyordu. Mezarlıklarda aç ve bilinçsiz olarak dolaştığı zamanlarda nasıl elde ettiğini şu an pek de iyi hatırlayamadığı ancak cebindeki gizli, ucunda çürümüş et ve deri parçaları olan kanlı bir bıçak ipucunun bildiği, çok sayıda, batı modasına uygun, standart modellerden oldukça farklı bir kere giyince bir daha sevgililerinin çıplak bedenlerinde her zaman rahatça dolaşan narin ellerinden uğraşsalarda asla çıkmayacağını baştan bilemeyecekleri, belki de birikmiş nefretleri ile yapışmanın ötesinde yeni bedenin her hücresini en sonunda da kelleyi kanser gibi ele geçirecek Nusrettin’in yumuşak, derimsi eldivenlerinin farkında olmadan dünya çapında büyük bir moda hareketine sebep olduğunun bilincinde bile değildi. Yalnızca, o eldivenlerin kendi sınıfının ellerine olmayacağını biliyordu.

4 yorum:

atesinsesi dedi ki...

bu dünyanın insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görünüşüdür/ADORNO

Adsız dedi ki...

SESİNİ KAYBEDEN ŞEHİR'İN GÜRÜLTÜSÜ

Başladı işte
bitirdi işi...
Başlarken avaz avaz bağırmadı.
Bitirdi ve:
-Gelin seyredin, diye
dört yanı çağırmadı!..
Omilyonların milyonda biridir.
O bir sıra neferidir.
damarlarındaki bilmem hangi soyun kanı değil
O bir yarış hayvanı değil
Yüzü herkesin yüzüne benzer.
Su içer ağzıyla
ayaklarıyla gezer...
Onun için; başlıyan, biten, başlıyan iş var,
sorgu soruş yok...
Gidiş var.
Duruş yok...

......
Nazım Hikmet Ran

sevgimle kal ateşinsesi.
çavbella.

Su... dedi ki...

Miçoları okurum anlatırsan..

Yoksa miçolarda sever,denizin dalgası kadar örümseğin maharetli ellerini..

Kendine yakındır çünkü..

Kendine yakın..

Gathering dedi ki...

Bazen ne çok şey görürüz, cebimizde yamalı hüzünler...

Anladım, üzüldüm...


Sevgim ve umudum ile...

Yeni adresim

ara ara aşağıdaki adresimde yazacağım https://atesinsesi.wordpress.com/ /