YEŞİL






Ocaktaki çaydanlık sımsıcak fokurduyordu. Köşesinden minik bir üçgen yapıp kıvırdığı kitabı usulca kapayıp öylece bırakıverdi masanın üzerine. Sigara paketiyle bakıştılar. Yenilmedi kendine. Mutfağa geçip, raftaki kavanozdan iki kaşık çay alıp, attı porselen demliğe, yavaşça gezdirdi sıcak suyu üzerinde, demini almaya bıraktı. Serindi hava, ölgün yıldızların uzayıp giden boşluğunda açık pencereden içeri dolan rüzgârın yumuşak dokunuşları daha bir kendine getiriyordu insanı. İnce belli bardağa dudak payını bırakarak doldurduğu demli çaydan daha bir yudum almamıştı ki; zırıltıyla çaldı telefonu. “avuçlarını aç” dedi telefondaki ses. Açtı nedenini hiç düşünmeden. “ avuçlarına yeşili bıraktım. hadi ellerini yüzüne sür!” Yine düşünmeden yaptı söyleneni. Uzak, çok uzak bir sesti buyuran. Yüzünden kalbine yayılan o huzurla usulca yumdu gözlerini, bir ırmak akıyordu şimdi içinde; derinleştikçe yeşile çalan, yeşilleştikçe sessizleşen bir ırmak…



“Henüz hiç kimsenin, hiç kimseye söylemediği
o sözcüğü arayıp bulmak istiyordu. Harfleri uzak
yıldızların ışıltılarını andırmalı, lilyum çiçekleri
kadar narin, kar tanecikleri kadar dirençli olmalıydı.
Ki yüzyıllar, binyıllar sonra bile hiçbir sözlüğün
gücü yetmemeliydi onu açıklamaya…”


Sabah uyandığında gün yeni yeni ağarmaktaydı daha. Cıvıl cıvıl kuş sesleri doluyordu içeriye. Pencerenin pervazını tepeleme sarmış ortanca sarmaşığının beyaz çiçekleri yeşil yaprakların arasında boyunlarını uzatmış onu gözlüyorlardı sanki. Sabah rüzgârının serinliğinde uzayıp gidiyordu sessiz sokak. Usulca doğruldu yattığı yerden, açık pencereden görebildiği bir avuç maviliğe yürüdü. Gün doğarken ufku kaplayan o tunç kızıllığını seyre daldı. Her şeyin eriyip birbirine karıştığı bu kızıllıkta binlerce yıllık uykusundan uyanan bir safir taşının efsunlu pırıltısıyla ışıdı gözbebekleri. İşte tam o an kanatları maviden söğüt yeşiline narin bir kelebek tıpkı bir peri gibi uçarak geçti gitti bir adım uzağından. Uzanıp dokunmayı diledi ona, ama dokunamadı. Çaresiz, yapayalnız, bir başına duyumsadı kendini…

“Delicesine bir özlemle( çölün yüreğinde
saklı bir vaha serinliği ya da okyanusun
sonsuz dinginliği gibi) bir an evvel bulmak
istiyordu o sözcüğü…”

Yeninden açtı kaldığı yeri bir üçgen yapıp kapadığı kitabı. Sayfalardaki bütün yazılar silinmişti. Kitabın neleri anlattığını düşündü, anımsayamadı. Tüm bu olup bitene bir anlam veremiyor, kendinden şüpheye düşüyordu. Bir kez daha göz göze geldiler sigara paketiyle. Peş peşe yaktı sigaraları. Dumana boğuldu içerisi. Küllük dolmuştu. Son sigarasını da söndürdüğünde tekrar açtı kitabı. Her sayfası ayrı bir yeşildi bu kez; bir orman gibi, bir yaprak gibi, bir ırmak gibi yemyeşil… Kitabın sonuna giden yolu kaybetmiş o sayfa, bu sayfa dolanır olmuştu. Yemyeşil pullarla kaplı kavını değiştiren bir yılana rastladı bir sayfada, çırılçıplak bir yılana. Korktu bu çıplaklıktan. Başka bir sayfada aldı soluğunu. Orada ise her şeyin içini gösteren yemyeşil fosforlu aynaların arasında buldu kendini. Kendi içine baktı. Yeşil, yemyeşildi içi…


“Artık bulmak istemiyordu o sözcüğü,
ama yola çıkmıştı bir kez. Dönüşü yoktu!”


Bıkmadan usanmadan telefon bekledi. Neden beklediğini düşünüyor ama bunu kendine bir türlü izah edemiyordu. Tek tasası kurtulmaktı artık bu çileden. Yalvarmayı, af dilemeyi kuruyor, sonra bütün ezber ettiklerini unutuveriyor tekrar başa dönüyordu. Her bekleyiş bir parça kurtulmak değil miydi zaten. Günler, aylar, yıllar geçti. Asırlar ve… Ne o sözcüğü bulabilmişti, ne de o telefon gelmişti bir daha. Velâkin her sabah hiç aksatmadan kanatları maviden söğüt yeşiline dönüşüveren o narin kelebek uçarak geçiyordu bir adım uzağından. Zamanla ona dokunmaktan da vazgeçtiyse de bir periyi andıran o kelebek yine de uçup gidiyordu bir adım uzağından…




t.kurt

Yorumlar

layya dedi ki…
o kelimeyi bulacağım/z.
vazgeçme(dim)
beenmaya dedi ki…
belki de kendi içinde ta yüreğinin içindedir o sözcük dile gelmek için vakti bekleyen...
Adsız dedi ki…
Yeşil... Ben yeşili seçtim hiç şüphesiz gökkuşağına bakarak.
O upuzun kıvrımlı zorlu yolda ilerlerken karanlıklar ülkesinin kıyısında ayağımın takılıpta düştüğüm anı hatırlıyorum bazen buruk tebessüm konuyor dudağımın kenarına sonra geçti diyerek kendimi teselli ediyorum öylesine. Ne garip değil mi. Oysa o zamanlar sen hep elini uzatıyordun bana ayağa kalkabilmem için :) ama biliyorsun dizlerim kanamıştı ve canım çok acımıştı.Ve en kötüsü bana çok uzaktaydın uzanamıyordum ellerine. Şimdi zaman üzerimizden tüm ihtişamıyla geçtikçe büyüdüm büyüdük büyüyüyoruz. Ayaktayım ve artık hızla yürüyorum o yolu yine tek başıma ve daha güçlü. Ben yeşili seçtim Ey Ateş Ey Ateşinsesi benim de sesim ol istedim yeşili seçtim sana armağan ettim. Al hadi yüzüne sür dedim çünkü sen yüzüme "Nisan yağmurlarını" çizmiştin hatırlarmısın...

Şimdi avucuna iyi bak sağ avucuna ve yeşili bir kez daha izle çünkü benim sana bıraktığım bu yazdığın değil...

Sevgilerimle

Peri

Bu blogdaki popüler yayınlar

geçmiş zaman hikayeleri

BARBAR