DİDOU NANA DİDO



“19. Yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt'ın, bir bahçeyi
tasvir eden tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu. Hunt'ın 'Kâinat ışığı' adını verdiği bu tabloda geceleyin elinde bir fenerle bahçede duran filozof kılıklı bir adam görülüyordu. Adam, serbest kalan eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu. Tabloyu tetkik eden bir sanat eleştirmeni Hunt'a dönerek: 'Güzel bir tablo doğrusu, ama mânâsını bir türlü kavrayamadım.'dedi. 'Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona kapı kolu takmasını unutmuşsunuz da...' Hunt, gülümsedi ve ekledi: 'Adam alelade bir kapıya vurmuyor ki... Bu kapı; insan kalbini simgeliyor... Ancak içerden açılabildiği için dışında kola ihtiyacı yoktur.' Sanatçı ürettikleri, yaşama karşı duruşu ve savunularıyla halkın gönül kapısını çalan ve onun yüreğinde yaşayandır.”

İşte sevgili Kazım Koyuncu(Dido) da bu gönül kapısını çalanlardan biriydi. İçten ve teklifsiz türkülerin sıcacık lisanıyla gönül kapımızı açıp oraya girenlerdendi. Çernobil nükleer santralinde meydana gelen patlamanın yaydığı radyasyon riskiyle Karadeniz bölgesindeki nice yaşıtı gibi o da, bölgeye gerekli yardımı ve desteği sağlamayan yöneticilerin yıllardır değişmeyen 'ölen ölsün kalan sağlar bizimdir' felsefesi sonucu hayatının baharında kanser hastalığından ölerek aramızdan ayrıldı. Dido, bu halkın yüreğinde kardeşliğe, barışa, emeğe, umuda ve doğaya açılan bir kapı oldu. Her ölüm erken ölümdü ama o tıpkı başka bir coğrafyada yaşayan Che gibi, içten ve umut dolu gülümsemesiyle o da ölümsüzlüğü tadanlardandı. Halkının umutlarıyla yoğrulmuş türkülerini söylemekle, halkın yasalarını yapanlardan daha güçlü olduğunu haykırmıştı giderayak. O yüzden o, Sinop'da nükler enerji santrallerinin yapımına karşı çıkan gençlerin yüreklerinde de yaşıyordu, Gebze’de kanserden ölenlerin sitem dolu bakışlarında da.

İki heceyle anlatmak istiyorum seni
yokluğun
öyle yanlız bıraktı ki bizi

``DİDO``

***

Mayıs ayının ilk haftası annemin bilmeyenlerin salatalığa benzettikleri dikenli, yeşil ve eğri büğrü kaktüsleri yeni bir uçkun daha verdi, bu yeni dal öyle tazeydi ki görenlere yaşamın delidolu mucizesini anımsatıyordu. Bir, bir buçuk hafta sonra ise bu uçkunun uç kısmında dikenlerin arasında sarı bir çiçek yeşeriverdi, sarı yaprakları tıpkı yaşama gülümser gibiydi...

Bir günü bile doldurmadan bu sarı çiçekler önce mavileşti, sonra kuruyup döküldüler. Bu belki de botanik âlemin en kısa ömürlü çiçeğiydi. Ama her şeye rağmen bir kaktüsün çiçek açmasına tanık olmak, bir karanfilin, bir gülün açmasına tanık olmaktan daha güzel bir duygu. Kültürel ve yaşamsal anlamda sömürülerek büyük sorunlar yaşamaya mecbur bırakılan bu halkların bir gün mutlaka açacağı çiçekleri anımsatıyor insana, bin türlü baskıya rağmen yine de hayatın asla engellenemeyen dileğini kim bilir!

İşte sevgili Dido da bu çiçeklerinden biriydi halkımızın.

***

Tommaso Campanella, ütopyala¬rın en ünlüsü sayılan eseri 'Güneş Ül¬kesi'ni geçen binyılın ortalarında yazdı.

Aydınlık beyinli bu filozofu tarih, in¬sanlığın en karanlık çağına elçi tayin etmişti adeta... 'Ben doğacak yeni sabahların çan sesiyim' di¬yordu.

Emperyalist paylaşım savaşları (Irak, Filistin, Afganistan… vs) dünyamızı insan için git gide yaşanmaz hale getirmekte, emeğin ve doğanın sömürüsü git gide daha da artmakta, dünya halkları birbirlerine düşman edilmekteler (Arap Yahudi düşmanlığı, Türk Kürt düşmanlığı... vs vs) işte adına yeni dünya düzeni denen bu Globalizm'e karşı Dido; doğacak yeni sabahların çan sesi oldu içimizde...




t.kurt

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

geçmiş zaman hikayeleri

BARBAR