1 Temmuz 2009

kahin ve şair





Yapayalnızdı işte. Ne yapsın, ne etsindi, bilemiyor, sonrasını getiremiyordu. Yaşamın kıyısında içinden çıkılmaz bir vurdumduymazlığa koyuvermişti kendini. Günler günleri kovalıyor, geriye dönüp baktığında her şey orada, o lanet olasıca anda düğümlenip kalıyordu. Yitirdiklerini özlüyor, bu özlemin acısıyla vahasını özleyen bir çöl gibi seraplarda yaşıyordu. Oysa dışarıda hayat olanca coşkunluğuyla yaşanıyor, suların mavi yüzünde çanlar bir türlü susmak bilmiyor, kırlangıçlar çılgınca oradan oraya uçuşuyor, güller en kırmızı renkleriyle hayatı her gün selamlıyor, şarap içenleri cennete çağırıyordu. Oysaki yalnızlık demiri çürüten nem gibi içini çürütmekteydi onun. Denizin mavi yüzünde anafor yarası gibi onu girdaplara sürükleyen, dört bir yanını kuşatan, hiç iyileşmeyen bir söz yarası gibiydi yalnızlık… Geriye dönüp içinin aynalarına baktıkça orada yüzünün nasıl yitip gittiğini görüyor, uzak upuzak yıldızlara dokunmayı düşleyen bir çocuğun çaresizliğiyle kalakalıyordu. Artık düş görmek istemiyor, kurbağanın hep kurbağa olarak kalacağına inanıyor ama yine de onu kuşatan bu çemberden bir türlü kurtulamıyordu. İşte o günlerde lisede yarım yamalak okuduğu şiirleri tekrar başucunda buluverdi. Neruda’nın karaya hasret gemilere merhaba dediği çanları çınlatıyor, Nazım’ın elleriyle okşuyordu Vera’nın saman sarısı saçlarını. Bir yanı şiirin derin sularına batan bir batık, diğer yanı özlemin çöllerde kaybolup gitmiş o altın nehir gibiydi. Sonrası yoktu hiçbir şeyin. İnsanın kendi kuyusuna saldığı bir kovaydı şiir, bir yudum su umanı da vardı, Yusuf’unu bekleyeni de. Sığındığı bu fildişi kulelerde vahşetin çığlıklarını duyuyor, aşka susamışların feryatlarını işitiyor, acılarından korkmamayı öğreniyor, kimi de insanın nasıl küllerinden doğduğuna tanık oluyordu.

….



ateşinsesi

4 yorum:

hayat türküsü dedi ki...

ruhlarımıza dokunup bizi yalnızlıktan kurtaran şiirleriniz oldukça siz yaşayacaksınız.
......
bedeni aramızdan ayrılan
Kemal Özer'e saygıyla

beenmaya dedi ki...

Bir yara gibi...

Hani içinde bir yerde, senin bile farkında ol(a)madığın, gözle görülmeyen bir yanında mesela, artık senin ayrılmaz bir parçanmış; elin, gözün, kulağınmış gibi taşıdığın, her canın sıkıldığında, acıdığında veya acıttığında başkalarını istemeden, bir günün bir diğerine uymadığında mesela, kendini bilmediğin huysuz ve umarsız zamanlarında, içindeki boşluklar üşüdüğünde, şimdiye kadar kaç kişiyi üşüttüğünü düşündüğünde, başkalarına az kendine fazla geldiğinde, ya da tam tersini hissettiğinde, yakalayamadığında akıp giden zamanı, tutamadığında her istediğinde istediğin yerinden hayatı, kendini hep geç kalmış hissettiğinde, ama yetişmek için artık çabalamadığını farkettiğinde, sürekli anlaşılmadığından şikayet ettiğinde, ama sen anlatabildin mi bilmediğinde, gün bitişlerinde, mevsim geçişlerinde, her sene sana bir yaş daha eklendiğinde, bir sevgiliden ayrıldığında, bir başkasına sil baştan aşık olduğunda, bir dosta kırıldığında, ailene gücendiğinde, kimi zaman hiç sebebsiz, kimi zamansa sebebini bile bilmediğinde, el yordamıyla çabucak bulup da yerini, bir anda gün yüzüne çıkardığın, tatlı-sert kaşıyarak, canını acıtarak hatta tekrar tekrar kanattığın, ve o kan dinip o sızı geçene kadar, hani tekrar kabuk bağlayıp da içindeki o vazgeçilmez ama bir o kadar da farkedilmez yerini alana, sen kendi içinden çıkıp da tekrar yaşamla bağını kurana kadar, hem kendi hayatına hem de başka hayatlara kan kırmızı bir izle bulaştırdığın bir yara gibi yalnızlığın...

Bilirsin işte...
Boş verilmiş bir yalnızlıktır aslında seninkisi...
Ama boş değil...

Cyrstalline dedi ki...

şiir kalbin nefes alış-verişleridir...

Zeugma dedi ki...

Her şeyin farkındayken, yapabilecekken, garip bir biçimde sevmek midir bu ruh halini?

Yeni adresim

ara ara aşağıdaki adresimde yazacağım https://atesinsesi.wordpress.com/ /